Hastahane Ziyareti

2008-06-09 21:48:00

Hastahane Ziyareti Okul çıkışı kötü haber... Çok üzülmüştüm. Babaannem rahatsızlanmış ve hastahaneye yatırılmıştı. Çok üzülmüştüm. Yatırıldığı günün ertesi günü onu ziyarete gittik. Babaannemin keyfi yerindeydi. Onu mutlu görmek içimi rahatlatmıştı. Oda arkadaşlarıyla tanışmış ve çok iyi geçiniyorlardı. Odada 5 yatak vardı. Babannem kapı tarafındaki yatkta yatıyordu. Yanında da bir tane yatak vardı. Karşı taraflarında 3 yatak vardı. Bütün yataklar doluydu. Hepsi hasta ama mutluydu. Sohbet ediyorlardı. Hepside güler yüzlü kadınlardı. Biri hariç hepsi neredeyse babaannemin yaşındaydı. İçlerinde biri gencecik,zayıfça biriydi. Çok dikkatimi çekmişti bu kadın. Hayat ona çok çile çektirmiş olmalı ki bu genç yaşında hastahanede, zayıf yapısıyla yaşıyordu. 1 aylık bir süre kadar hastahanede kalmış. Ne zaman çıkacağınıda bilmiyordu. Sohbete katılıyor, gülüyordu. Ama merak ediyordum dışarıda da böyle gülüyor muydu? Yoksa hayat onu hep ağlatmışmıydı. Babaannem yine meşhur sorusunu sormuştu: "Aç mısınız?". Ben aç değilim dememe rağmen bir işe yaramadı. Bana "Dolapda bisküvi ve meyve suyu var çıkar ye." dedi. Bensed sadece bisküvi yemek için dolabı açtım. Sonra peşine "Oradaki kapların içinde salatalık,domates var onlarıda çıkar." dedi. Gereke olmadığını söyledim ama nafile. Çekmecesini açtı "Bak al bu ekmekleri, ekmek arası yap ye." dedi. İtiraz etmedim. Çıkardım, masanın üstüne koydum. O sırada arkdalardan bir ses "Bende de yeşil fasulye var, bekle çocuğum getireyim." dedi. İtirazlarım bir işe yaramamıştı. Bir tabak yeşil fasulye gelmişti. Başka bir ses "Bende reçel ve tereyağı var." demişti. Sadece reçel ve tereyağı geti... Devamı

Ufuktaki Gemi

2008-06-09 21:46:00

Ufuktaki GemiGüneşli bir gündür. Halk içinde tatlı bir tebessüm. Sabahın erken saatlerinde halk o kutlu günü kutlamak için sahilde toplanır. Kimse sıcaklığa aldırış bile etmez.Herkes gökyüzündeki uçakların göstelerilerini izlerken gözler ufuktaki geminin sirenlerinden sonra denize çevrilir. Her halde gösterinin bir parçasıdır. Bandırma Vapuru. Evet evet Bandırma Vapuru'dur bu. Alkışların ses, artık daha da yükselir. Heyecan artar. Gemi yaklaşır yaklaşır yaklaşır... Herkes merak içindedir. Acaba kim inecektir vapur içinden. Boylu poslu, sarı saçlı, mavi gözlü biri. Kimse bilmez kim olduğunu. Merak artar. Bir ses bir ses öyle bir gürler ki, Atatürk'ün kurduğu bu devleti yıkacak güçtedir. İnen kişinin dilinden dökülen sözcükler " Bu devleti size böğle mi emanet ettim?" olur. Artan merak buda kim sorularını doğurur. Cevabı vapurdan inen kişi veriri " Ben Çannakkale savaşı komutanı , Saltanatın ve Halifeliğin kaldırıcısı, Harf inkilabını gerçekleştiren, kara tahta başında baş öğretmenlik yapğan, Türkiye Cumhuriyetninin kurucusu Mustafa Kemal'im." olur. Halkdan fısıldaşmalar ve gülüşmeler gelir. O bunlara aldırış etmez. Samsunda fazla kalmaz. Ankaraya geçer. Meclise girere ve milletvekilleri onu görürü görmez saygıyla ayağa kalkar. Belkide Msutafa Kemaller ölmez sözü gerçekleşmişti. Belkide Türkiye çırpındığı bataklıktan kurtulacaktı. Aynen Atatürkün Osmanlı Devletini kurtardığı gibi. Belkide toprağına göz dikenlerin gözünü oymaya gelmiştir. Belkide bize zincir vurmak isteyenleri zincirlemey gelmiştir. Ezelden beridir hür yaşayan Türklerin yerinde saymasına göz yumamadığı için gelmiştir. Belkide enginleri yırtıp, sınırları aşmak için ge... Devamı

Devlerin Savaşı

2008-06-09 21:44:00

Devlerin Savaşı   İnsanlar arasındaki sevgi vedostluk günden güne azalıyor. Buna sebep olan etkenler çook.İnsanlar arasında sevgi bağlarının günden güne azalmasının sebepleri arasında değişen dünya, gelişen teknoloji var. İnsanlık bu teknolojiyi doğru kullanamadığı için sevgi ve dostluktan eser kalmadı. Büyüklerimiz akşam sohbetlerini anlatıyor şimdilerde. Bizse bunlar dinlemekle yetinmiyor muyuz? Bu akşam sohbetlerini hangimiz yaşadı? Günden güne kopan sevgi bağları ; saçma sapan magazin, dizi ve filmler ve fazlaca izlediğimiz aptal kutusu.Ya da zamanlar artan açlık sınırı . Açlığın sebebi geçim sıkıntısı.Bu sorunları çözmek için bizim canilik diğe adlandırdığımız şeyler yapılıyor. Bunun artık haddi hesabı kalmadı. Korkutulan insanlar, zümrüt eşyelerı için eli kolu kesilen insanlar. Nasıl olurda bunların olduğu toplumda sevgi ve dostluktan bahsedebiliriz.Belkide en büyük hatamız bir kaç saniyelik zevk uğruna acı sonuçlara katlanamıyor olmamızdır. Devamı

Dönüşü Olmayan Piknik

2008-06-09 21:42:00

Bir yazı bana ait. Yine ben ürettim Dönüşü Olmayan Piknik Küçük çocuk odasının penceresinden uzun uzun sokağı izledi. Önce taksi duruduran yaşlı adamı, sonra okullarına giden renk renk üniformalar giymiş öğrencileri, daha sonra elinde bir buket çiçekle koşturan kızı, soğan satan kamyoneti, dükkanın kepenklerini gürültüyle açan ayakkabı tamircisini gördü... Ellerini ayaklarına götürdü; yüzünü tuhaf bir hüzün kapladı. "Düşlediğim dünya bu kadarcık mı?" diye geçirdi içinden. Saate baktı, dokuz buçuk olmuştu. Oda yaşıtları gibi hazırlanıp okula gitmeyi, arkdaşlarıyla okul servisini beklemeyi, koşup oynamayı istiyordu. Ama ne yazık ki belkide ömrünün sonuna kadar engel olacak bir olay yaşamıştı. Bu olayı hatırlamak artık onu kahreder olmuştu.Sıcak bir haftasonu. Aile planlarını yapmıştır. Evde sıcaktan bunalan aile beraberce deniz kenarına piknik yapmayı kararlaştırırlar. Hazırlıklar küçük çocuğu sabırsızlandırır. Heyecanı zamanlar artar. Çünkü o yüzmeyi çok sever ve akranlarından daha güzel yüzen bir çocuktur. Büyüyünce belkide pek çok yüzme yarışlarında birinci açıklanınca sevinecek kişiydi o.Hazırlıklar tamamlanmıştı. Yola çıkmak için hazırlar. Annesi pikniğe gitmeyi istemiyordu. Ona göre evde olmaları daha iyi olabilir. Artık yola çıkmışlardı. Başta sorun yoktu. Onun ömrü boyunca unutmayacağı bir gündü ama o günü bu günlerde ise pek mutlu olarak hatırlamıyordu hatta o gün artık onu hüzünlendiriyordu.Eğlence sona ermişti. Tatlı tebessümler yok olmuştu. Acı bir hüzün tüm ortalığa hakim olmuştu. Yerlerde serili bir şekilde yatıyordu. Evet küçük çocuk yer... Devamı

RİO DE JANERİO

2008-05-28 18:49:00

RİO DE JANERİO   İstanbul şehri ile Rio de Janerio'yu  kıyaslayan coğrafya kitaplarını okumuşsunuzdur. Bu kıyaslamaların bana verdiği fikir şu idi: " Güney Amerika'da İstanbul'a benzeyen bir şehir var."   Arlanza!da onbeş günden beri birçok kimseden aynı suali duyuyorum: "Siz Türk'sünüz, İstanbul ile Rio'yu mukayese edeceksiniz, ilk izlenimlerinizi bize söyleyiniz."   Adeta bir kıskançlık merakı içindeyim. İstanbul'un tabiatı da tek değilse ne yapmalı?       Güvertede Rio ufuklarına bakıyorum. İki küçük ada, Rio'nun müjdecileri gibi. Kıyıda sırtüstü dev hayaletleri yatıyor. Azametli bir dağ tabiatı sola doğru derinleşmektedir. Bu dağlar hemen deniz kenarından, sert bir kalkışla yükseliyor. Hepsi ormanlarla, Brezilya'nın yaban ormanları ile örtülü... Beyaz İsviçre'yi yeşil ve sıcak düşününüz. İşte Rio şehrine giden kıyıların ilk görünüşü...   İki adayı geçtik. Ortalık iyiden iyiyiye karardı. Biraz önümüzde körfezin önünde iki ada daha vardı. İki kıyının ucu bu iki adayı bizim bayrağımızdaki ayın uçları gibi tutuyor birden uzakta, uzun bir yalıyı bütün kıvrıkları, sırtları, kavisleri ilç çizen ışıklar güründü. Gördüğüm şehirden hiç biri bu kadar aydınlık değildi. Yavaş yavaş körfeze sokuluyoruz. Solumuzda biri yayvan, biri dik, sivri iki dağ var. Bu iki karanlık dağın tepesinde biri geniş, biri dar iki ışık tacı yanıyor. İki tepe arasında asılı bir yıldız gidip geliyor. Gördüğümüz yıldız, bir tepeden öbürüne kablo üzerinde seyirci taşıyan hava arabasıdır.   Kıyıda, eşsiz Baira (Barya) Mar Caddesinin ışıkları, şehir kavsini tamamlayarak dağların eteğinden okyanusa çıkıyor. Düşünün, bu cadde 35 km uzunluğundadır ve sabaha kadar bütün fenerleri yanar. Şimdi daha yakında, körfezin içindeyiz: İşte sağımızda Üsküdar, karşıda Sarayburnu, içeriye doğru Haliç, arkasında Beyoğlu sırtı o kadar ışıklı ki İstanbul'un kim bilir hangi kuşaüı nasip olacak bir şenlik gecesin... Devamı